Motivasyon, her işte başarılı olmanın vazgeçilmez ve olmazsa olmazlarındandır.
Evet biz yetişkinler olarak şimdi kendi öğrencilik çağlarımızı da göz önüne alarak düşünelim. Bizi okula bağlayan, severek, koşa koşa gitmemizi sağlayan neler vardı? Görmek için can attığımız hangi dersler, dersini iple çektiğimiz hangi öğretmenlerimiz vardı? Bizi olduğumuz gibi kabul eden, derdimize ortak olan, okumayı sevdiren, ders çalışma alışkanlığı kazandıran, istersek tüm zorlukların üstesinden gelebileceğimize inandıran ve bunun için bizi yüreklendiren kaç öğretmenimiz oldu? Ya da bunları bize aşılayan kendi ailemiz de, kimler vardı? Ve bugün bizler anne baba olarak, bu konuda kendi çocuklarımıza neler verebildik? Eğitimciler olarak kaç öğrencimizin gözlerinde ışık, yüreğinde heyecan, geleceğe dair hayallerinin peşinden koşturan azim olabildik.
Yoksa tarihte yaşanan, bizimde bir şekilde duyduğumuz, okuduğumuz tüm dünyaya mâl olmuş onlarca meşhur örnek bir yana, sessiz sedasız, bilinçsiz ebeveynlerin ve vurdumduymaz öğretmenlerin elinde heder olup giden belki nice dehalar, dahi olmasa bile her biri “Zübde-i Alem”* olan yavrular eğitim sisteminin içinde öğütülüp gittiler.
Konya’da İmamlık yaptığım yıllarda, o zaman yetmişli yaşlarda olan bir “dedemiz” vardı. O yaşında öğrencilik yıllarında yaşadığı travmayı aradan geçen onca yıla rağmen göz yaşları içinde anlatırdı. Ve hala hocasına hakkını helal etmediğini söylerdi. Mekânı cennet olsun, bu dedemiz o kadar yetenekli bir insandı ki, onun yaptığı işleri, burada saymaya ne imkanımız ne de köşemiz izin vermez. Ama gerçek şu ki, eğitimin hedefine ulaşması için, öğütüme dönüşüp nesillerimizi öğütüp yok etmemesi için, öğrencisi, öğretmeni, velisi ile, kısaca topyekûn toplum olarak motivasyon şart.
Öğretmenin heyecanla, koşarak gelmediği okula, aynı duygularla koşmadığı sınıfa, gözlerinin içine bakarken inmediği/dokunmadığı yüreklerin sahibi öğrenciler niye severek, koşarak gelsin? Hayranlıkla öğretmeninin gözlerinin içine baksın, can kulağı ile dinlesin. Onu kendine örnek alsın?
Bir eğitimci olarak bu köşeden, eğitim sistemimizden kaynaklanan aksaklıkları yıllarca yüksek perdeden ve zaman zaman sert bir üslupla eleştirdim. Merak eden, bu iddiamın doğruluğunu görmek isteyen geriye doğru açıp o yazıları bakabilir.**
Zaman zaman, az da olsa kendimize dönüp bir eğitimci olarak öz eleştiri de yaptım. Şimdi “çuvaldızı kendimize” sağlam bir şekilde batırıp silkinmesin, tam zamanı. Aslında geç bile kaldık demek istemiyorum. Çünkü geçmiş geçmişte kaldı. Gelecek ne getirecek bilmiyoruz. Öyleyse en doğru zaman içinde bulunduğumuz şuandır.
Şu koranalı günlerde, evde hapis kaldığımız, okulumuzdan, öğrencilerimizden uzak/mahrum kaldığımız günlerde, şapkamızı önümüze koyup düşünme vaktidir.
Ben okulumu, öğrencilerimi, işimi ne kadar istiyorum? Bunun için içimde yaşadığım bir heyecan, bir özlem var mı? Eğer bu heyecan ve aşk varsa:

  • “Bunları öğrencilerimle birlikte yaşamak ve onları ne olursa olsun, hangi imkansızlıklar, zorluklar karşıma çıkarsa çıksın, yılmadan, yıkılmadan hepsiyle mücadeleye hazırım. Öğrencilerimin yüreğine dokunup onları yüreklendirmek için ben varım ve hazırım”. Diyemiyorsak, işte o zaman, karanlığa küfreder dururuz. Halbuki o karanlık eleştiriyle, dertlenmeye, söylenmeye, sızlanmayla AYDINLANMAZ ! Sadece bir mum olmak ya da bir mum yakmak yeterli.
  • BEN VARIM !
  • YA SEN… ?